Select Menu

Slider

MÜFİT CAN SAÇINTI

"Şerefli Mağlubiyetler Müzesi"

Blog Arşiv

Arama

Travel

Performance

Cute

röportaj

foto

Racing

Videos


Veda değil Ve…
Bu güzelim ülkede herşeyi beceriyoruz da tek şeyi pek beceremiyoruz: Ayrılmayı!
Eşten ayrılmayı, işten ayrılmayı… Örnekleri say sayabildiğin kadar...
Övgüyle başlar , sövgüyle bitiririz… İstisnaların bozamadığı kural gibidir bu.
193 bölümdür sürdürdüğüm Seksenler Dizisi'nin yönetmenliğinden ve Mint Yapım ailesinden ayrıldım.
Dostça ayrıldım. Güzel güzel. Tatlı tatlı.

Seksenler yoluna bensiz devam edecek bundan sonra… 
Bir defa seyircimize teşekkür etmek istiyorum, bir defa değil bin defa: Günümüz değişse de ünümüz değişse de Seksenler'i bırakmadılar… 
Şahane ekibime teşekkür ediyorum: 
Kamera önündeki ekibimizin ne kadar şahane olduğunu siz görüyorsunuz: Oyuncularımızın  kamera arkasında da şahane olduklarına şahitlik ederim.
"Çaycı  Güven Ağbi"miz, "Terzi Selim", "Temizlik Sorumlusu Asiye abla"mızdan başlayıp her türlü kahrımızı çeken asistan kardeşlerime kadar şahane bir ekiple çalıştım.
Ekibim benim şansımdı.
Bana böyle özel ve güzel bir projeyi yönetme şansını veren Birol Güven ve Mint Ailesine tek tek teşekkür ederim.
Yayında emeği geçen TRT emekçilerine de ayrıca teşekkür ederim.
Yönetmen koltuğu bile olsa, ülkemizde kimse bir koltuğu  gönüllü bırakmaz. Bu yüzden, biliyorum, bazıları beni anlamayacak, bazıları "enayi" diyecek.
Ben beni anlayabilecekler için sebebi anlatmaya çalışayım
Seksenler yaklaşık 5 yıldır sürüyor…
Bu ülkede ortalama insan ömrü 70 yıl.
Yani benim önümde  sadece 4 tane daha 5 yıl var… Eğer o da varsa…
Başka 4-5 proje sığdırmak istiyorum kalan ömrüme. Hepsi bu.
Kimse bir yere gitmiyorsa bu veda sayılmaz. Veda değil Ve… "Ve" diye bir bağlaçla  bağlanacak bundan sonrası özgeçmişimize…
O yüzden veda sözleri ile değil "Görüşürüz" diye bitirmek istiyorum: Görüşürüz, başka sinema filmlerinde, başka dizilerde, başka tiyatro oyunlarında… Görüşürüz.
Hasbi ve harbi sevgilerimle…


Müfit Can Saçıntı.
- -
Türkiye'de gazeteciliğin büyük ustalarından Hasan Pulur'u kaybettik....
Yönetmenliğini yaptığım Seksenler dizisini köşesine konu ederek bizleri gururlandırmıştı... Bu yazıyı değerli bir ödül gibi arşivimizde saklayacağız...




Yarın salı... Eeee, ne var diyeceksiniz, her pazartesiden sonra salı gelir. Eğer “TRT-1”deki “Seksenler”i seyrediyorsanız, salı günlerini iple çekersiniz.
“Seksenler” yaşadığımız günler. “12 Eylül” fırtınası esmiş, göz gözü görmüyor, sapla saman birbirine karışmış 1980’li yıllarda. Her ne kadar başka isimler görünse de dizinin her şeyi Birol Güven ve yönetmen Müfit Can Saçıntı...
*
Nedir “Seksenler”in konusu?
Türkiye’nin son otuz yıllık değişimin ve geçmişinin hikâyesi... Klasik bir Türk ailesi ve orta halli bir mahalle...
Değişimler, sosyal hayatımıza giren yenilikler bizi nasıl etkilemiş... Geleneklerimizi nasıl çürütmüş, globalleşme denilen marifet, nelere mal olmuş...
*
Dizinin ağırlığı Fehmi Bey ailesi; Fehmi Bey (Rasim Öztekin) memurdur, yeni emekli olmuştur, her yeniliğe “İcat çıkarma!” diye karşı koyar. Ahmet, Çağatay ve Nazlı’nın babasıdır.
Rukiye (Özlem Türkad), çocuklarının bir an önce evlenmesini ister lakin damat veya gelin SSK’lı olmalıdır.
Ahmet (Şoray Uzun), Fehmi Bey’in büyük oğludur, Gülden’e (Ayşe Tolga) aşıktır, dönemin nesli tükenen delikanlılarındandır, aşkını açamaz.
Çağatay ve Nazlı (İlker Ayrık - Yasemin Çonka) Fehmi Bey’in çocuklarıdır.
Şahin (Ceyhun Fersoy), Rukiye Hanım’ın Almanya’daki ağabeyinin oğludur, bedelli askerlik için Türkiye’ye gelmiştir.
*
Bir de mahallenin esnafı vardır.
Mesela Plakçı Ergun (Serhat Kılıç) Nazlı’ya aşıktır.
Bekir (Hacı Ali Konuk) mahallenin anti-komünist ve anti-anarşist bekçisidir.
Pastacı Sami (Berat Yenilmez). Bir Boşnak ancak onun kadar Türkçe konuşabilir.
Berber Recep (Nejat Birecik) suya sabuna dokunmayan esnaflardan.
Kahveci Mesut (Necmi Yapıcı) eski futbolcu ve maço...
Butik Ali (Hakan Bulut). Nerede kaçak mal varsa onun elindedir. “Bana her şeyi de ama...” diye lafa başlar.
Hasan (Ersin Gümüşkaya) sıkıyönetim komutanıdır.
*
Susmuş (Aydın Sarman), hiç konuşmaz, hakkında çeşitli söylentiler vardır, ajan olduğundan bile şüphelenirler.
Atilla Arcan (Belediye Başkanı), emekli albay, bir dönemin yönetimini o kadar güzel oynuyor ki.
Evet, yarın “Seksenler” günü.
Hiç olmazsa pespaye laflardan bir saat uzak kalın.
-
"Levent Kırca Nasıl Bir Adamdı?" sorusuna, bir yanıt denemesi...


Sene 90,91 filan… Belki de 92... O zamanların efsane Tv skeç programı, Olacak O Kadar'ın yazar kadrosuna yeni girdiğimiz zamanlar işte... 
Levent  Kırca ile yeni yeni tanışıyoruz ama tam da tanımıyoruz daha… Tamam çocukluğumuzdan beri hayranız kendisine, tamam halkçı ve toplumcu olduğunu da biliyoruz... ama bu toplumculuk ne kadar profosyonel, ne kadar duygusal, emin olamıyoruz..... Bundan emin olacağımız an gelmiş çatmış da bizim henüz haberimiz yok..

Yılbaşı skeçleri yazılacak… Yazarları topladı. Skecini yazalım diye  kafasındaki bir hikayeyi anlatmaya başladı:
-      “ Adamın biri işsiz, yoksul… Çocukları oyuncak istiyor, ama adam beş parasız… Adam da gidiyor oyuncak mağazasına… Vitrinlere bakıyor…. Sonra yerden büyükçe bir taş buluyor… Vitrini kırıyor, çocuklarına oyuncak alıyor…”
Anlatırken durdu. Gözleri doldu. Sustu. Birden ağlamaya başladı. Daha fazla ağladığını görmeyelim diye dışarı çıktı….

İşte böyle: halkının derdiyle hemdert olan bir sanatçıydı.

Anlattığına inanan, inandığını anlatan bir ustaydı.
- - -

Marketing Magazine dergisinden Özlem Terzi’nin sorularını yanıtlayan Müfit Can Saçıntı, “Özgürlük kafada başlar sonra her yere yayılır… Ne demiş Nazım Usta “Asıl en fenası, bilerek bilmeyerek,insanın hapishaneyi içinde taşıması…” diyor.
Mandıra Filozofu ve Mustafa Ali karakteriyle bir anda hayatımıza girdiniz. Peki, sinemayla ne zaman tanıştınız?
İlk sinemaya gittiğimde bildiğin kucak çocuğuydum. Tam yaşımı hatırlamıyorum ama kucaktaydım işte. Bir Keloğlan filmiydi. Dev gibi bir perdede dev gibi bir Keloğlan görünce korkup zırlamaya başladım. Apar topar dışarı çıkardılar. Ancak dışarda afişteki Keloğlan’ı mahsusçuktan tokatlayınca sakinleştim… Babam astsubaydı ama askeri sinemadan sorumlu astsubaydı. Bu sayede çocukluğumda sinema makine dairelerinde ve bazen evde asetonla film yapıştırmaya çalışarak, üflemekten ve aseton kokusundan hafif baygınlık geçirerek çok günler yaşadım. Tam 15 sene… Sonra iletişim fakültesi, yönetmenlik filan bunlar sinemayla resmi tanışmalar. Sinemayla samimi ve sahici tanışma, seyirci olarak tanışmaktır.
Çocukluğunuz, gençliğiniz nasıl geçti?
Pek çok memur çocuğu gibi oradan oraya taşınarak geçti. İlkokulu tam altı ayrı yerde okudum dersem yeterli ipucu olur herhalde…
Biraz da Mustafa Ali karakterini konuşalım. Nasıl doğdu Mustafa Ali?
Mustafa Ali, Birol Güven’in kafasından doğdu. O kafaya nasıl girdi, Birol Güven hangi ilham perisiyle seviyeli ilişkiye girdi onu ben bilemem…
Bu karaktere benziyor musunuz? Hayatı nasıl yaşayıp eleştiriyorsunuz?
Bu karakterle duygu ikiziyim diyebilirim. Ruh kardeşiyim. Bu sistem bedenime sahip olabilir ama ruhuma asla (gülüyor)…
Sizin hayatla bir derdiniz var mı?
Nereden ve nasıl geleceğini dert etmeden, gelecek güzel günlere inanıyorum.
"Sinemaseverler bu filme özgürleşmek için gelsinler" dediniz, filme gittik, film boyunca kendimizi iyi hissettik ama dışarı çıkınca yine eski bizdik. Değişen bir şey olmadı anlayacağınız. Çoğu kimse için aynı şey söz konusuysa bu fazla iddialı bir cümle değil miydi?
Özgürlük kafada başlar sonra her yere yayılır… Ne demiş Nazım Usta “Asıl en fenası, bilerek bilmeyerek,insanın hapishaneyi içinde taşıması”… Beyinle dış dünya arasında diyalektik bir ilişki vardır. Beyinde özgürlük fikri başladıysa, dış dünya bundan bağımsız olamaz artık. Sizin bu soruyu sormanız bile artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığının göstergesi. Bunun dışında şunu ekleyebilirim. Birol Güven ile benim bir hayalimiz vardı bunu seyircilerimizle paylaştık. Hayal deyip geçebilirsiniz ama aması var… Şöyle bir etrafınıza bakın; gerçek diye gördüğünüz ne varsa, bir zamanlar birilerinin hayali idi…
Film piyasası ortada, galalar, gişeyi artırmak için yapılan çalışmalar, bilet fiyatlar, reklamlar... Ve siz de bu kapitalist düzenin ortasına kapitalizmi eleştiren bir bomba bıraktınız. Bomba patladı mı acaba?
Nazik olma çabanıza rağmen sorunuzun ilk bölümündeki imayı anladım. Türkçe meali şu mu; “Kapitalist sisteme karşıyım” diyorsunuz ama siz de kapitalist düzenin bir parçasısınız. Sorunuza soruyla karşılık vereyim. Teşbihte hata olmaz… Osmanlı’yı yıkan Mustafa Kemal, bir Osmanlı paşası değil miydi? Firavunun düzenini yerle bir eden Musa o firavunun sarayından çıkmadı mı? Kapitalizmin ölüm fermanı sayılabilecek manifestoyu Marx ile birlikte yazan Engels’in babası bir fabrikatör değil miydi? Bu saydığım isimlerle kendimizi bir gördüğümüz sanılmasın. Haşa! Onlar derya ise biz bir damla olabilirsek ne mutlu bize. Yani kapitalizmin çarklarına esir düşmüşken kapitalizmin çarklarını değiştirmeye çalışmakta bir çelişki yok. Ayrıca kapitalizm ortasına bomba filan koymadık. Sadece soru işaretinin çengelini beyinlere takabildimse ne mutlu bana. Bu arada şunu da ekleyeyim, bence kapitalizm sadece çalışanlar için değil, patronlar için de zararlı bir sistemdir.
Filmde basit bir yaşamı öneriyorsunuz. Mahallede yaşamak, devlet okuluna gitmek ve mevsimin balığını daha ucuza yemek gibi... Ama tüm bunlar için de bir bedel ödemek gerekiyor. Hatta bu az bedelleri ödemek için insanlar bir ay asgari ücretle çalışmak durumunda kalıyorlar. Yani bu öneriler aslında zaten belli bir gelir grubunun üstündekiler için. Peki, sinemaya gidemeyen ve hayatta kalmak için çalışan alt gelir grubundakiler için var mı önerileriniz?
İhtiyaçlarını gideremediği için sıkıntı çeken, üzülen, ruhu daralan herkese bir sır vermek istiyorum. Üniversitede “Reklam Teorisi” diye bir dersimiz vardı. İlk dersin, ilk konusu hala aklımda. Şöyle diyordu kelimesi kelimesine; “Reklamın amacı: tüketicinin ihtiyaç sıralamasını değiştirmektir.” Yani ihtiyaç sandığımız pek çok şey gerçek ihtiyacımız değil, en azından acil ihtiyacımız değil. Reklamlara karşı uyanık olalım. Kendimizi reklamlara karşı koruyalım. Sadece reklamlara karşı değil, sahip olduğu bilmem neyle, hava atan arkadaşlarımıza, “Filancanın çocuğu bilmem ne almış, sen hala bir baltaya sap olamadın” diye bizi motive ettiğini sanan anne babalarımıza karşı da kendimizi koruyalım.
Biliyorsunuz Hawking dahi “Bu bin yıl insanoğlunun dünyadaki son bin yılıdır” dedi. İnsanoğlunu (ne yazık ki gezegenimiz derin yaralar aldı) kurtarmak için çok fazla çalışmamız gerektiği bir dönemdeyiz. Mustafa Ali'ye kalırsak sonumuz gelebilir değil mi?
Diyorlar ki, bal arılarının nesli tükenirse, çok kısa zamanda dünyadaki yaşam sona erermiş. Bunun gibi herhangi bir canlı türünün tükenmesi, doğanın dengesini bozuyor. Bunun tek istisnası var; insan… İnsanın nesli tükenirse doğanın dengesi bozulmaz, tam tersine düzelmeye başlar.
Mustafa Ali keşke bunları endüstri devriminden önce söyleseydi. Aslımıza ve özümüze dönmek için geç kalmadık mı sizce?
Hangi endüstri devrimi? Türkiye’de bir endüstri devrimi oldu mu gerçekten? Almanlar yenildi diye biz de yenik sayıldık… Armstrong aya ayak bastı diye, biz de aya ayak bastık sayıldı. Bunun gibi İngiltere’de sanayi devrimi oldu diye, mesela Karadeniz’in cennet yaylalarında, Toroslar’daki yaylalarda, Ege kıyılarında, İçanadolu’nun bozkırlarında da sanayi devrimi olmuş mu sayılıyor? Kavramların ve şablonların beynimizi esir almasına izin vermeyelim… Sistem beynimize varsayılan ayarı çekiyor, varsayılan ayarları kişisel ayarlara döndürmek lazım. Size bir sır vereyim; Amerika’yı yeniden keşfetmek lazım. Çünkü Colomb’un keşfettiği Amerika ile şu anki Amerika’nın hiç ilgisi yok!
-
Sinema Eleştirmeni Fatih Özgüven'in Radikal'de yayınlanan Mandıra Filozofu eleştirisini aynen paylaşıyorum....

Peygamber mi, Godard mı?


Bazen sahnelerin didaktik dolaysızlığı karşısında kendinizi bir Godard filminde bile sanmanız mümkün; o denli fütursuz ve doğrudan, 'Mandıra Filozofu'nun hayatı kavrayışı ve etrafa aktarışı






Sadri Alışık’ın komedilerde bir hali vardır, bilirsiniz. Boynu bükük ve çok çok haklıdır. Pes perdeden, fakat ısrarlı bir sesle, karşısındaki kendini bilmez ya da densize tane tane konuşarak, babacan ama alttan alta azarlayan bir sesle dersini verir. ‘Paydos’da, ‘Ah Güzel İstanbul’da bu müşfik ama esef dolu sesle karşısındakileri mahcubiyetten mahcubiyete sürükler. Karşısındaki ister haddini aşmış bir bakkal olsun, ister kolay yoldan şarkıcı olmak isteyen kız, bu ses muhatabı olan kimseyi harap eder.

Daha sonra ‘Hababam Sınıfı’larda bu ses kısmen Münir Özkul’a geçerse de malum haylaz takımında o sesi duyan da ipleyen de pek yoktur. Onun için bu ses tekbaşına ve biraz patetik kalacak, boşluğa seslenir gibi olacaktır. Araya giren Oğuz Atay ve onun yeniden keşfi sırasında aynı ses iyice deşifre olur, patetikliği ve kendi patetikliğinin farkında oluşu dört bir yanı kaplar. Oysa belki de bu sesin ‘doğrudan ve damardan’ haline her zaman gerek vardır. ‘Farkında olunmamış’ ve ‘orijinal’ biçiminde.



Müfit Can Saçıntı’yı ‘Mandıra Filozofu’ ya da ‘Mandıra Filozofu İstanbul’da gördünüz mü? Onu, özellikle ikincisinde kimliksiz sitelere karşı mahallenin faziletlerinden bahsederken ya da köklerini görmezden gelen köyden gelme üniversiteli çocuğa dersini verirken seyrettiniz mi? Seyretmemişsinizdir, ben de birincisini aylardır evde gezinen bir DVD’yi elden çıkarmadan önce neymiş bakayım diyerek tesadüfen seyrettim. İkincisini ise festival muştulayan listelere rağmen koşa koşa sinemaya gitmek suretiyle…

İlk filmi, rivayet o ki, bir milyon kişi seyretmiş. Şaşırtıcı olmayabilir; ’Mandıra Filozofu’ filmleri, klasik Recep İvedik dünyası unsurlarından faydalanmakla birlikte (çiş- kaka, diğer anal meseleler, yöre ağzı, aşırı karakterler vb.) o dünyaya, o dünyayı sinemada kuranların büyük bir kibirle ‘çoktan aşılmış’ saydıkları bazı mefhumları geri getiriyor, cuk diye tepeden indiriyor daha doğrusu; kapitalizm insanı mutsuz eder, hırs kötüdür, hayatın anlamı tüketmeden yaşamak mutluluğudur vb. vb.

Yazarken bile garip duruyor bu fikirlerin bu kadar doğrudan sunuluşu. Ama filmlerin hiç böyle bir derdi yok. Onlar, aradaki skeçimsiler hariç, bir nevi modern peygamber olan Mandıra Filozofu’nu canlandıran ve filmi yazıp yöneten Müfi Can Saçıntı’nın karşısındakilere bu fikirleri(ni) aktardığı, daha doğrusu bir diyalog şeklinde onlara bu fikirlerin doğruluğunu kabul ettirdiği sahnelerden ibaret neredeyse. O kadar ki, bazen sahnelerin didaktik dolaysızlığı karşısında kendinizi bir Godard filminde bile sanmanız mümkün; o denli fütursuz ve doğrudan, ‘Mandıra Filozofu’nun hayatı kavrayışı ve etrafa aktarışı. Ama film ne bir ‘Ferrarisini satan bilge’ risalesi, ne de bir Godard filmi olduğu için, işte bu temel ‘yabancılaşma’dan doğa doğa komedi doğuyor. Mektepli çocuktan milyardere, doktordan güvenlik görevlisine kadar kimseden çekinmeden, ilginç bir sinema dili bulayım vb. endişesine toslamadan dile getirilen fikirler, Filozofu önce komik, sonra haklı bulmamızı sağlıyor, sonunda haklılığın herkese bölüştürülmesinden ortaya çıkan bir nevi duygusallık da bizi alıp o bir zamanların ‘Sadri Alışık duruşu’yla başbaşa bırakıyor.

Herşeyden önce, ticari komedi dünyasında, kabasaba anlatımından da çok, hayata bakışının hoyratlığıyla yoran İvedikistan’da böyle bir karakter bulmak iyi geliyor galiba seyirciye. ‘Hümanist’, ‘Gezi taraftarı’ ya da hani ‘solcu’ olmasından falan da ötürü değil bu iyi gelmek. İvedikistan’ın fütursuz ağırlığı ve kendini tek seçenek olarak sunmasının ‘Türkiye gibi’liğinden o kadar yorgun düşmüşüz ki, onunla nerdeyse aynı figüranların ve aynı komikliklerin yer aldığı bir dünyada zıddı bir karakterin de varolabileceği ihtimali rahatlatıcı geliyor insana. Tombul komedi kahramanlarının aynı tül perdeli evlerde aynı koltuklarda oturup haklı birşeyler de söyleyebileceklerini, bundan hakılılık kadar komedi çıkabileceğini göstermek belki de ‘Mandıra Filozofu’ filmlerinin gerçek buluşu.

Birinci filmde ‘şimdi 5 numaralı akıllı telefonun var, hayat-ı ömründe kaç numaraya kadar varabileceksin?’ diye bir sorusu vardı Filozof’un. İkinci filmde de filmdeki holding patronuna sorulan benzer bir soru var. ‘Kahve kaşıklarıyla ölçtüm hayatımı,’ demiş T. S. Eliot bir şiirinde. Bugün akıllı telefon numaralarıyla ölçmek pekala daha akla yakın. Benim merak ettiğim ise ‘iyi film’ falan olmayan, olmakla da ilgilenmeyen fakat şimdiye kadar yakalanmayan bir Yeşilçam damarı yakalayan ‘Mandıra Filozofu’nun kaç film sürebileceği, İvedikistan’a yapılan bu başarılı Cilalı İbo çıkartmasının nereye kadar gidebileceği.
-
Bu da oldu! Mandıra Filozofu bir spor gazetesine manşet oldu! Fotomaç gazetesi  16 Mart 2015 tarihinde aşağıdaki manşeti attı....

Yönetmen, Senarist, Oyuncu Müfit Can Saçıntı ile Mint Yapım’ın kafesinde buluşanFilmstudio ekibi çok çarpıcı bir röportaja imza attı.
Müfit Can Saçıntı 13 Mart’ta vizyona girecek olan ‘Mandıra Filozofu İstanbul’u YapımcıBirol Güven’in oyunculuğunu, film eleştirmenlerine bakış açısını, Seksenler dizisinin çekimlerini diğer dizilerden ayıran özelliklere kadar her şeyi masaya yatırdı.
Nihan Ünal sordu, Müfit Can Saçıntı yanıtladı...
MANDIRA FİLOZOFU İSTANBUL’U ÖZGÜRLEŞMEK İÇİN İZLEYİN
Filmstudio: Sinemaseverler, Mandıra Filozofu İstanbul’u neden izlesin?
Müfit Can Saçıntı: Mandıra Filozofu İstanbul, özgür ağırlığı fazla olan bir film. İlk bakışta filmde çok ahım şahım laflar yok. Zaten sıfır kilometre yepyeni laflar söylesem bu kadar etkilenmezler diye düşünüyorum. Şunu fark ettim Mandıra Filozofu insanlara doğasında var olan ve bildikleri şeyleri hatırlatıyor. Bu koca şehir içerisinde fark edemedikleri, düşünmeye ve hatırlamaya zaman bulamadıkları şeyleri su yüzüne çıkarıyor. Filmde, sistemin hepimizi gönüllü köle yapması üzerine kafa yoruyor Filozof. Hepimiz gönüllü müyüz buna. Farkına varmadan bu sistemin, İstanbul koşullarının esiri oluyoruz. Bizde, filmde bunu hatırlatıyoruz. İnsanları özgürleştirmeye çalışıyoruz. Yani sinemaseverler bu filme özgürleşmek için gelsinler.

TAKSİM MEYDANINDAKİ ÇEKİMLERDE ZORLANDIK
Filmstudio: Mandıra Filozofu İstanbul çekimleri ne kadar sürdü. Çekimlerde zorlandığınız oldu mu?
Müfit Can Saçıntı: Çekimleri 2 aya yakın zamana dağıttık. İş günü olarak 21 gün sürdü. Çekimlerin hepsi İstanbul’da gerçekleşti. Taksim, İstanbul’un en kalabalık yerlerinden biri olduğu için en çok Heykelin dibinde çektiğimiz sahnelerde zorlandık.
HEM OYNAYIP HEM YÖNETMEK TEKNOLOJİ SAYESİNDE DAHA KOLAY
Filmstudio: Mandıra Filozofu İstanbul’un hem yönetmeni, hem oyuncususunuz. Zor olmadı mı hem çekip hem oynamak?
Müfit Can Saçıntı: Yönetmen, sete çıkmadan filmi kafasında çeker. Yani sen oynasaydın. Ben kameranın karşısında sana bir şey söyleyecektim. Ben oynadığımda içimden kendi kendime söyledim. Tek fark bu. Eskiden ustalar hem oynayıp hem yönettiklerinde zorluk çekiyorlardı. Düşünsenize oynuyor, nasıl oynadığını baskıdan sonra görüyor. Şimdi hem oynayıp hem yönetmek teknoloji sayesinde daha kolay.
BİROL GÜVEN, FİLMDE DOĞAL VE RAHAT PERFORMANS SERGİLEDİ
Filmstudio: Yapımcı Birol Güven’de filmde oynuyor. Hatta kendisinin ilk film deneyimi. Birol Güven nasıl bir oyuncu?
Müfit Can Saçıntı: Birol Güven’e rolü ben teklif ettim. Kendisi acayip doğal ve rahat bir performans sergiledi.
Filmstudio: Filmde başka kimler yer alıyor?
Müfit Can Saçıntı: Kemal Kuruçay,  Gülnihal Demir,  Alper Düzen, Mehmet Auf , Nihan Durukan, Uğur Alibaşoğlu, Zınaıda Chıstol, Mahir İpek ve Abdullah Şahin rol alıyor.
GALAYA TÜM DAVETLİLERİMİZ KİTAP İLE GELECEK
Filmstudio: Mandıra Filozofunun ilkinde gala yapmamıştınız. Hatta, ‘Galaya Karşıyım’ demiştiniz. Mandıra Filozofu İstanbul’da gala yapmanızın özel bir sebebi var mı?
Müfit Can Saçıntı: Aslına bakarsanız galaya halen karşıyım. Ancak Mandıra Filozofu İstanbul’un galası önemli bir sosyal sorumluluk projesi içeriyor.

20 KÖY OKULUNA KÜTÜPHANE YAPILACAK
Çukurova Üniversitesi işbirliği ile ortaklaşa kütüphanesiz 20 köy okuluna kütüphane yaptırılacak. Yani, tüm davetlilerimiz 20 köy okulu için galaya kitap ile gelecekler.
FİLM ELEŞTİRMENLERİNİN YAZDIKLARINI ÖNEMSİYORUM
Filmstudio: Film eleştirmenlerinin yazdıklarına önem verir misiniz?
Müfit Can Saçıntı: Film eleştirmenlerinin yazdıklarını önemsiyorum. Mandıra Filozofunda genelde çok olumlu eleştiriler geldi. Olumsuz da gelebilir. Hak verilecek olumsuz eleştirilere de açığım.
FİLM ELEŞTİRMENLERİNİN OLUMLU YAZMAK KADAR OLUMSUZ YAZMAYA DA HAKLARI VAR
Film eleştirmenlerinin olumlu yazmak kadar olumsuz yazma hakları da var. Eleştiriye açığım ve gerekli de buluyorum. Gelişmemiz için eleştirinin şart olduğunu düşünüyorum.
OYUNCULAR TÜKENDİK DEMEKTE HAKLI
Filmstudio: Oyuncuların çoğu tükendik diyor. ‘Oyuncuların Tükenmişlik Sendromu’ konusunda ne düşünüyorsunuz?
Müfit Can Saçıntı: Zor koşullarda çalışıyorlar.Bu düşüncelerine katılıyorum. Ben bunları uzaktan görüyorum.
SEKSENLER DİZİSİ SETİNDE 2 GÜNDE 110 DAKİKA ÇEKİYORUZ
Övünmek için söylemiyorum ama benim yönetmenliğini yaptığım Seksenler dizisi setinde 2 günde 110 dakika çekiyoruz. Yorulmadan, gerilmeden ve makul saatlerde bitiriyoruz. Yemek saatimiz bile bankalar gibi düzenli. Bunu sektöre iyi örnek olması için anlatıyorum. Ama farkındayım özellikle Türkiye’de sadece oyuncu arkadaşlarımız değil, sette çalışan çaycı arkadaşlarımızda tükeniyor.
AMERİKA’YI YENİDEN KEŞFETMEYE LÜZUM VAR
Filmstudio: Yapımcılar genelde yaz aylarına filmlerini koymak istemiyorlar. Sebep olarak da yaz aylarında film izlenmediğini söylüyorlar. Bu konudaki düşünceniz nedir? Yaz aylarında film izlenmesi için ne yapılmalı?
Müfit Can Saçıntı: Çoğu insan, ‘Amerika’yı yeniden keşfetmeye lüzum yok’ der. Ben tam tersini söylüyorum. Amerika’yı her gün her sene yeniden keşfetmeye lüzum var. Çünkü KristofKolomb’un keşfettiği Amerika ile bugün ki Amerika aynı değil. Eskiden yaz aylarında film seyredilmiyordu böyle bir inanış vardı. Ama bunu tekrar gözden geçirip ‘neden’ demek lazım.
İNSANLAR İZLEDİKLERİ DİZİ DE KENDİSİNİ GÖRMEK İSTİYOR
Filmstudio: Artık izleyici de bilinçli. Sizce bir filmi ya^da diziyi neye göre izliyor. Yada neden sıkılıp vazgeçiyor?
Müfit Can Saçıntı: Dizi yada film fark etmez. İzleyiciyi senaryo çeker. Doğru senaryo, doğru oyuncuların, doğru rollerde buluşması lazım. Bence seyirci izlediği dizi de kendisini görmek istiyor. Var olan hayatını yada var olmasını istediği hayatı.
SIRADAN İNSANLARIN HAYATLARINA TERCÜMAN OLAN DİZİLERİ EKSİK GÖRÜYORUM
Yoksul bir izleyici ya kendi yoksulluğunu anlatan, hislerine tercüman olan dizileri izlemek istiyor. Ya da olmak istediği, hayalini kurduğu zengin hayatı anlatan dizileri izlemek istiyor. Bana göre son dönemde birbirine fazlaca benzeyen dizi yelpazesinde sıradan insanların, yoksulların, memurların, işçilerin hislerine tercüman olan, onları anlatan, benim söylemek istediklerimi anlatıyor diyeceği dizileri eksik görüyorum.
HAKAN BULUT VE ONUR BULDU’NUN GELECEĞİNİ PARLAK GÖRÜYORUM
Filmstudio: Kariyerini doğru yönettiğini düşündüğünüz, geleceğini açık gördüğünüz oyuncular var mı?
Müfit Can Saçıntı: Hakan Bulut, Onur Dilber, Hacı Ali Konu, Berat Yenilmez, Uğur Ali Başoğlu, Onur Buldu, Çağlar Çorumlu, Bahar Süer gibi isimlerin önlerinin açık olduğunu düşünüyorum.

GENÇLER, KİMSEYE EYVALLAH ETMEK ZORUNDA DEĞİL
Filmstudio: Senarist, yönetmen ya da oyuncu olmak isteyen gençlere önerileriniz neler?
Müfit Can Saçıntı: Bir kere bizim dönemimize göre çok şanslılar. Kimseye eyvallah etmek zorunda değiller. İstediklerini çekecek teknolojileri, yayınlayacak sosyal medya mercileri var. Kimseye yaranmak zorunda değiller. Tabi bunlar bu dönemin avantajları, birde dezavantajları var. Bu şans sadece bir kişiye ait değil. Herkes kullanabiliyor. O yüzden yaptıkları ile aradan sıyrılmayı başarmak zorundalar.
-

- - -





- - - -


RatingKurdu.com sitesinde yapılan röportaj buraya aktarıyorum. Aralık 2014

Seksenler seti nasıl bir ortam abi?
Gayet huzurlu. Keyifli. Bunun cevabını ben değil senin vermen gerek. Dışarıdan gören sensin.  Kötü bir ortam olsa kötü diyecek halim yok. (Gülüşmeler)
Seni çok seviyorlar abi. Ama Müfit Abi yönetmen gibi değil diyorlar.
Adam değil, hatta yönetmen bile değil mi diyorlar. ( Kahkahalar) Çok da ağır konuşmuşlar.
Yok, öyle değil. Hani vardır ya yönetmen imajı vardır. Kimseyle muhatap olmaz asar keser. Sen öyle değilsin rica ediyorsun herkese.
Ya onları anlamıyorum. Kimseyi de eleştirmek istemem ama ben şöyle bakıyorum olaya. Herkesin bir görevi ve görevinin adı var. Bu kimseye ne bir üstünlük sağlıyor, nede aşağılık kompleksine sebep olacak bir durum oluşturuyor. Bizim görevimizin adı da yönetmenlik olabilir ama öyle asarım keserim tarzı durumlar bende yok. Ayrıca kimsede de olmamalı.



Bu sorunun cevabı genelde sektörden kıskanılacak cevaplar oluyor ama sana da sorayım. Bir bölüm kaç gününü alıyor?
Biz bu sene 2 günde 110-120 dakikalık bir bölüm çekiyoruz.
Çekim öncesinde senin ayrı bir hazırlığın var mı?
Yok, 4 senemiz bizim. İşler çok oturdu. Mekânlar, açılar, ışıklar, Rasim abiler belli. Bıraksak kameralar kendi kendine çekecek neredeyse.


Dizinin ratingleri ve genel anlamda ratingler hakkında görüşlerin nedir?
Biz öncelikle utanılmayacak bir iş yapmaya çalışıyoruz.  Yarın öbür gün torunlarım olursa 3 bölümde rating yüzünden kalktı demeye utanmayabilirim de, rezil bir iş çektik, ya da dede neler çekmişsin desinler istemem. Ben öncelikle bunu düşünüyorum. Tabi ki rating çok önemli. Buna mecburuz, işimizin karnesi rating. Tartışılır olmakla beraber, en azından somut bir ölçü.  Her şeyi rating için yapıyoruz ama sırf rating alalım diye de hiçbir şey yapmayız.
Mandıra Filozofu 2 geliyor. Çekimler devam mı?
Evet devam ediyoruz.
Nasıl gidiyor çekimler.
Valla biraz zor sahnelerden başladık. İlk filmde doğanın kucağında, sakin bir ortamda tek derdimiz sıcaktı.  Şimdi ilk planlarımız taksim meydanında heykelin dibi, İstiklal Caddesi, kazancı yokuşu gibi kalabalık ve kontrolü zor alanlar olduğu için biraz zorlandık ama keyifli güzel olacak diye düşünüyorum.



10 küsur senedir tanışıyoruz seninle. Bu süre zarfında tanıdığım kadarıyla, TV için metin yazarlığı, ekran önünde oyunculuk, programcılık, ekran arkasında yönetmenlik yaptın. Mutlaka hepsinin tadı farklıdır ama en çok hangisi sana keyif veriyor?
En çok yönetmenlik tarafında keyif alıyorum. Senaristlik çok değerli bir şey, ama çok yıpratıcı bir şey.  Oyunculukla ilgili de hiçbir oyunculukla ilgili iddiam yok.  Benden sadece Mandıra Filozofu olur yâda sadece peltek rollerini oynayabilirim. Şu an yönetmenlikten keyif alıyorum ve bundan sonra kendimi yönetmen görmeye devam etmek istiyorum.
Bu soruyu kayıtlara geçmesi için soruyorum. Ben ne zaman senin filminde ya da dizinde bir rol oynayacağım?
Dün gelseydin kahve sahneleri çekiyorduk. Orada olurdun. Şimdi ev sahnelerine sokamam seni.  Sen bir dahaki gelişinde pastane veya çınar altı çekimlerinin gününü öğren gel küçük bir şey uyduralım sana.



Abi kimse net cevap vermiyor bari sen cevap ver bu setin en huysuzu kim?
Sevil’i yakayım. Sevil Yaman (Yönetmen asistanı)
En tatlısı kim?
(Ekip ten birkaç kişi birlikte ben diye seslendi ve kahkahalar yükseldi)  Gerçekten çok huzurlu dört dörtlük bir ekibimiz var. Kamera önü de arkası da ben kendimi çok şanslı hissediyorum.  Herkes söyler ama sende şahit oldun çok huzurlu bir ortamda çalışıyoruz. Öyle huysuz huzursuz biri olsa kendiliğinden elemine olur bu ortamda.

Ve röportajın sonuna yaklaşırken tüm set ekibi ile bir araya gelip hatıra fotoğrafı çekiniyoruz.  Tüm ekip bütün gün etrafta dolaşmama devamlı soru sorup isteklerde bulunmama rağmen bana o kadar iyi davrandılar ki kendimi onlardan biri gibi hissediyorum.


Son olarak söyleyeceğim şudur. Ekranda gördüğünüz aile ne kadar sıcak, içten ve bizden bir aile ise seksenler setindeki tüm çalışanlarda aynı o ekran önündeki aile gibi.


 Röportajın Ratingkurdu.com sitesindeki linki: http://www.ratingkurdu.com/haber/ROPORTAJ/TV_Sohbetleri_Seksenler_set_arkasi


- -