Select Menu

Travel

Performance

Cute

My Place

foto

Racing

Videos



RatingKurdu.com sitesinde yapılan röportaj buraya aktarıyorum. Aralık 2014

Seksenler seti nasıl bir ortam abi?
Gayet huzurlu. Keyifli. Bunun cevabını ben değil senin vermen gerek. Dışarıdan gören sensin.  Kötü bir ortam olsa kötü diyecek halim yok. (Gülüşmeler)
Seni çok seviyorlar abi. Ama Müfit Abi yönetmen gibi değil diyorlar.
Adam değil, hatta yönetmen bile değil mi diyorlar. ( Kahkahalar) Çok da ağır konuşmuşlar.
Yok, öyle değil. Hani vardır ya yönetmen imajı vardır. Kimseyle muhatap olmaz asar keser. Sen öyle değilsin rica ediyorsun herkese.
Ya onları anlamıyorum. Kimseyi de eleştirmek istemem ama ben şöyle bakıyorum olaya. Herkesin bir görevi ve görevinin adı var. Bu kimseye ne bir üstünlük sağlıyor, nede aşağılık kompleksine sebep olacak bir durum oluşturuyor. Bizim görevimizin adı da yönetmenlik olabilir ama öyle asarım keserim tarzı durumlar bende yok. Ayrıca kimsede de olmamalı.



Bu sorunun cevabı genelde sektörden kıskanılacak cevaplar oluyor ama sana da sorayım. Bir bölüm kaç gününü alıyor?
Biz bu sene 2 günde 110-120 dakikalık bir bölüm çekiyoruz.
Çekim öncesinde senin ayrı bir hazırlığın var mı?
Yok, 4 senemiz bizim. İşler çok oturdu. Mekânlar, açılar, ışıklar, Rasim abiler belli. Bıraksak kameralar kendi kendine çekecek neredeyse.


Dizinin ratingleri ve genel anlamda ratingler hakkında görüşlerin nedir?
Biz öncelikle utanılmayacak bir iş yapmaya çalışıyoruz.  Yarın öbür gün torunlarım olursa 3 bölümde rating yüzünden kalktı demeye utanmayabilirim de, rezil bir iş çektik, ya da dede neler çekmişsin desinler istemem. Ben öncelikle bunu düşünüyorum. Tabi ki rating çok önemli. Buna mecburuz, işimizin karnesi rating. Tartışılır olmakla beraber, en azından somut bir ölçü.  Her şeyi rating için yapıyoruz ama sırf rating alalım diye de hiçbir şey yapmayız.
Mandıra Filozofu 2 geliyor. Çekimler devam mı?
Evet devam ediyoruz.
Nasıl gidiyor çekimler.
Valla biraz zor sahnelerden başladık. İlk filmde doğanın kucağında, sakin bir ortamda tek derdimiz sıcaktı.  Şimdi ilk planlarımız taksim meydanında heykelin dibi, İstiklal Caddesi, kazancı yokuşu gibi kalabalık ve kontrolü zor alanlar olduğu için biraz zorlandık ama keyifli güzel olacak diye düşünüyorum.



10 küsur senedir tanışıyoruz seninle. Bu süre zarfında tanıdığım kadarıyla, TV için metin yazarlığı, ekran önünde oyunculuk, programcılık, ekran arkasında yönetmenlik yaptın. Mutlaka hepsinin tadı farklıdır ama en çok hangisi sana keyif veriyor?
En çok yönetmenlik tarafında keyif alıyorum. Senaristlik çok değerli bir şey, ama çok yıpratıcı bir şey.  Oyunculukla ilgili de hiçbir oyunculukla ilgili iddiam yok.  Benden sadece Mandıra Filozofu olur yâda sadece peltek rollerini oynayabilirim. Şu an yönetmenlikten keyif alıyorum ve bundan sonra kendimi yönetmen görmeye devam etmek istiyorum.
Bu soruyu kayıtlara geçmesi için soruyorum. Ben ne zaman senin filminde ya da dizinde bir rol oynayacağım?
Dün gelseydin kahve sahneleri çekiyorduk. Orada olurdun. Şimdi ev sahnelerine sokamam seni.  Sen bir dahaki gelişinde pastane veya çınar altı çekimlerinin gününü öğren gel küçük bir şey uyduralım sana.



Abi kimse net cevap vermiyor bari sen cevap ver bu setin en huysuzu kim?
Sevil’i yakayım. Sevil Yaman (Yönetmen asistanı)
En tatlısı kim?
(Ekip ten birkaç kişi birlikte ben diye seslendi ve kahkahalar yükseldi)  Gerçekten çok huzurlu dört dörtlük bir ekibimiz var. Kamera önü de arkası da ben kendimi çok şanslı hissediyorum.  Herkes söyler ama sende şahit oldun çok huzurlu bir ortamda çalışıyoruz. Öyle huysuz huzursuz biri olsa kendiliğinden elemine olur bu ortamda.

Ve röportajın sonuna yaklaşırken tüm set ekibi ile bir araya gelip hatıra fotoğrafı çekiniyoruz.  Tüm ekip bütün gün etrafta dolaşmama devamlı soru sorup isteklerde bulunmama rağmen bana o kadar iyi davrandılar ki kendimi onlardan biri gibi hissediyorum.


Son olarak söyleyeceğim şudur. Ekranda gördüğünüz aile ne kadar sıcak, içten ve bizden bir aile ise seksenler setindeki tüm çalışanlarda aynı o ekran önündeki aile gibi.


 Röportajın Ratingkurdu.com sitesindeki linki: http://www.ratingkurdu.com/haber/ROPORTAJ/TV_Sohbetleri_Seksenler_set_arkasi


- -

Mandıra Filozofu’na mı Sığınsam Acaba?
(Cumhuriyet Gazetesi, köşe yazısı)

Kaç vidası çıkarıldı bu ülkenin ve daha kaç vidası varmış ki hâlâ çökertemediler yıllardan beri... Bodrum’da cırcırböceklerinin huzur veren sesini dinleyerek ve küçük bir rüzgârdan bile serinlik arayarak bunları yazarken merak ettim: O böceklerin de hayatına girip “ulan her şeyinizi değiştiricem, yoksa bana da adamdemesinler” diye kükreyen bir canlı var mı? Sanmıyorum. Bizler bu doğanın şanssız mahluklarıyız. Kendi kendimize kör topal yarattığımız doğa ötesi saçma sistemlerin, sahte değerin, katı, yıkıcı inançların mağduruyuz. Güya yerinde durmayıp fışkıran asalak fikirlerimizden yola çıkarak birbirimizi ve evrenin güzelliklerini yok ediyoruz. Her aşamada da en kurnaz ve “ileri”nin bizler olduğumuza inanarak. Neyse, bu girişi daha açmak isterseniz, “Mandıra Filozofu” filmini derhal gidip görün. Benden size kesin çözüm...
Bizler çocukken komedi filmlerinde, fıkralarda iki günde bir darbe yapılan Güney Amerika -ve biraz da Afrika- “Muz Cumhuriyetleri” hakkında parodiler olurdu. Erken kalkan yönetimi ele alır, diğerlerini tutuklatırdı. Gülmekten iki büklüm olurduk. Her yeni gelen kafasına göre bir nutuk atar, daha masasına oturamadan dehlenirdi... Şimdi kalkıp uzun uzadıya bu hatırlattıklarımın yaşanan “Emniyet içi Pensilvanya yapısına karşı yürütülen operasyon”la olan “paralelliklerini” anlatacak değilim. Maşallah hepiniz okumuş cin gibi çocuklarsınız... Paralelden şikâyet edenlerin ana derdi, kendisi dışında ülkede hiçbir başka güç odağı istememesi, gard alma duygusu ve tabii 17 ve 25 Aralık operasyonlarına karşı hem korku hem de gizleyemedikleri intikam hissi... Dün ağlayanların bir kısmı bugün seviniyor, bugün ağlayanlar, dün ağlattıklarından medet umuyor, dün ağlayanların bir kısmı bugün operasyonları yürütenlerin gerçek niyetini bildiklerinden sevinmeyi bile akıllarına getirmeyecek kadar olgunlar; bildiğiniz gibi değil! O meşhur “düşmanımın düşmanıdostumdur” sözünün artık pek geçerliliği yok. Kimin eli kimin cebinde, kimin hangi ittifaktan çıkarı var, bunların yanıtı da yok! Mesela sırf hukuka olan saygılarından dün kendilerini mağdur edenlerin haklarını savunanlar da hemen başka bir kesim tarafından sanık sandalyesine oturtuluyorlar: “Sus! Sana mı kaldı onu savunmak!”Bu grup aynı zamanda şimdi de paralelciler şapa oturtuluyor diye bayram ederken, bu eylemi yapanların kendi ayıplarını örtmek üzere alelacele “haralom şaralom, uysa da kodum uymasa da” taktiğinden gittiklerini görmezden geliyorlar!
Sevgili halkımızın kafasında ise o malum “sıfırlanma” fiili başka türlü yaşanıyor. Çoğunun sıfırlayacak bir şeyi olmadığından, kafalarında hukuku sıfırlamışlar! Mesela bir davadan söz açıldığında akıllarına doğal olarak gelen şey, “acaba paralelcilerin ortasında mıyım, anti-paralelcilerin elinde rehine miyim, yoksa eski model barfiks Cumhuriyetçi bir antik neolitik bölümde miyim? Yoksafarklı bir yeni yapılanma-yuvalanmanın ininde miyim?”. Yani vatandaşın yargıya olan güveni “nakıs 20’lerde”! Halbuki hep ne diyoruz? Hukuk “normal” ülkelerde “bir” tanedir, bir gün herkesin ihtiyacı olur! Laf ola beri gele, masal gibi di mi?
Ben mi? Herkesi yalnız doğruları görmeye ve savunmaya çağırıyorum. Çete içi çıkar kavgalarında taraf olmamaya ve her sanık için gerçek hukukun üstünlüğünü savunmaya davet ediyorum. Oportünist yorumlar ve intikam duygularına kapılmadan...
Ha, peki hep doğruları söylersen ne olur sorusuna gelince: Hani 9 köyden kovulursun derler ya! Bakın onu yine yaşayarak öğrendim bu seçim sürecinde:“Aday yanlış” dediğimde hem Ekmelcileri hem Genel Merkezcileri kızdırdım. “Emine Ülker” dediğimde kafasında başka isim olan muhalifleri kızdırdım. 3 Temmuz’dan sonra, “Oyum mecburen Ekmeleddin’e” diyerek CHP adayına küskün olanları kızdırdım. Sonra “boykot intihardır” dediğimde hem anti-Ekmelcileri, hem de “siz de zaten
başında karşı çıkıp bu boykot cephesini körüklemiştiniz” diyen Ekmelcileri kızdırdım. Şimdi seçimlerde şayet mazallah Ekmel Bey kaybederse “senin yüzünden” diye saldıracakların kızgınlığını bekler dururum! Yani her halükârda bu seçimlerin kaybedeni benim!
Halbuki her aşamadaki kararımın arkasında durmaya devam ederek son derece huzurlu uyuyorum. Ülke için doğru olanı, kafası karışık liderler arasında seçebildiğime inandığım için.
Guguk kuşları, cırcırböcekleri size selam yolladılar, sevgili okurlarım. Siz onları dinleyin daha mutlu olun. “Mandıra Filozofu”nu izleyip bu diyarlardan kaçacaksanız da, bunu oy kullandıktan sonra gerçekleştirin... Mutlu bayramlar!




Kaynak link: http://goo.gl/H6MT2v
-

5 Temmuz 2014 Cumartesi tarihli Milliyet Tv Magazin ekindeki yazı... Kaçıranlar için yazıyı, burda yayınlıyorum... Kaçın sakırmayın!...


Mandıra Filozofu, Uluslararası Shanghai (Şangay) Film festivaline davet edilince acaip sevinmiştim.
Fakat bu sevinci çevremdeki insanlarla paylaşmakta epeyce zorlandım. 
Çünkü kime "Şangay film festivaline davet edildik" desem, çakma Çin mallarına burun kıvırır gibi kıvırıyorlardı kalkık burunlarını… 
Hani orjinal olan Cannes Film Festivaliymiş de, Şangay onun Çin malı çakmasıymış gibi… Sanki Şangay Film festivali davetiyeleri “ne alırsan bir milyon” diye bağırışan dükkanlarda satılıyormuş gibi…
Başarımızın yeterince takdir edilmesi için ne desem fayda etmedi…
“Şangay Asyanın en büyük film festivali” dedim olmadı…,
“Uzakdoğunun oscarı olarak biliniyor” dedim tınmadılar…
“Şangay, tüm dünyadaki A sınıfı üç beş festivalden biri” dedim, yemedi…
Ne zaman ki açılışına, “Nicole Kidman da katılıyor” dedim, o zaman şıp diye ikna oldular: Şangayın Önemli bir festival olduğuna ve Mandıra Filozofun önemli bir başarıya imza attığına…

Neyse efendim, girişi uzattık, yazımız gelişmekte olan yazılar kapsamında sonuca doğru ilerlesin artık…

Beni festival komitesi davet etmişti, ama yol masrafını karşılamıyordu… Yol masrafı dediğim 11 saatlik yol. O uçak parası ile ben 2 hafta Avrupa tatili yapar, iki kasaba festivalinden de ödül kapar dönerim… Neyse ki Mint Yapım imdadımıza yetişti… Begüm Öner, Eser Eyuboğlu ve Hakan Bulut’un Şangay’a gidebilmesi için de Birol Güven ana sponsor, oldu. Kültür Bakanlığımız ne yaptı bilmiyorum. Heralde hayır duası etmişlerdir, ülkemizi uluslararası bir festival’de teslim edecek Mandıra Filozofu filmi için... Allah kabul etsin…

Şangay’a vardığımızda, Konsolosumuz Deniz Eke, onurumuza bir davet verdi. Biz de böyle bir konsolosumuz olduğu için onur duyduk.

Yarın filmimiz gösterilecekti ve gösterimden sonra seyircilerle söyleşi olacaktı… İçimiz bir sevinç, pür neşe dolmalıydı amma ve lakin gel gör ki, içimizde kaygılar kaydırak kayıyordu: Çinliler filmimizdeki espirileri anlayacak mıydı, filmden sonra seyirciyle söyleşi olacaktı ve biz Çinlileri anlayacak mıydık… Öyle ya, Çinlilerle söyleşiye bizim İngilizce yetmez, bizim Türkçe Çinlilere çok fazla gelirdi… Ancak Konsolosluğumuzun söyleşi için bir tercüman görevlendirdiğini öğrenince iyice rahatladık…
Yemekte bulunan eski Dışışleri Mensubu Noyan Demir de kulağımıza anahtar kelimeyi fısıldadı: “Nii-ha”…


Büyük gün geldi çattı. Stadyum büyüklüğünde bir uçan daireyi andıran binan içindeki sinema salonuna geldik… Mandıra Filozofu’nun afişini gördük… Filmin ingilizce adı The Cowshed Philosefer” olmuştu.. Çincesi ise… buraya Çincesini öldürseniz yazamam… Bu yüzden fotoğrafını çektik, fotoğrafı da grafiker arkadaş yan tarafa bi yerlere koymuştur eminim. Çince okunuşu nedir derseniz: Çin işkencesi yapsanız bile söyleyemem…


Film başladıktan sonra bizi gizlice en arka sıraya aldılar..
Bir ara filmi Türkiyede türk seyircilerle izliyor sandım.. Türkiye’de aynı yerlerde gülüyor, aynı yerlerde hüzünleniyorlardı… Hatta aynı yerlerde öksürüyorlardı dersem, abartı olur, o yüzden demiycem… Evet, aynı Türkiye’deki gibi küfürlere de güldüler… Hayır, “ nah” işaretine gülmediler, sanırım anlamadılar: O sahnelerde oyuncunun baş parmağı iki parmağı arasına sıkıştığı için, bileği ağrıyor, garibim de acıdan bileğini tutuyor sanmış olabilirler..
Film bitince seyirci filmi alkışladı.

Sunucu sahneye çıkınca, Çince bişeyler söyledi, aynı anda bütün kafalar bize döndü, samimi bir sevgiyle alkışladılar.
Sahneye davet edildik. Ülkemize gelen pek çok ‘yabancı ünlü’nün bize yaptığını, biz de çinlilere yaptık: onların dilinde selam verip “Nii-ha” diyerek, tahmin edileceği gibi büyük sempati ve alkış topladık.
Çinli Sunucu filmin anlam ve önemini anlatmaya başladı. filmimizin felsefesini öyle güzel anlamış ve öyle güzel anlatıyordu ki, Bir ara
sahnede Birol Güven konuşuyor sandım… Tabi uzun saçlı ve çekik gözlü bir Birol Güven…
Sonra sunucu bana döndü, bişeyler söylerken, bütün salondan kahkaha ve bağrış çığrış yükseldi. Sebebini tercümanımız çevirince anladık: Sunucu bana “ başrol oyuncusuna ne kadar çok benziyorsunuz” demiş, seyirciler de gülerek “ Ta kendisi” diye bağırmışlar… Yani sunucu çam devirmiş, seyirciler kozalakları toplamış..

Sonra, sunucu filmimizin sanatsal övgüsünü yaptıktan sonra, filmdeki yörenin tam adresini sordu ve mutlaka gelip görmek istediğini söyledi. Muğla, Çökertme cevabını, pek çok seyircinin cep telefonlarına ve defterlerine not ettiğine şahit olduk…
Sunucu, Begüm Öner’in dünya çapında bir güzel, Hakan Bulut ve Eser Eyüboğlu’nun da dünya çapında iki yetenek olduğunu vurguladıktan sonra seyirci sorularına geçildi…
Filmimizle ve bizimle ilgili övgüleri es geçip, kendimizi över duruma düşmeden aklımda kalan soruları, aha buraya yazıyorum:
Seyircilerden biri “Filmde selamlaşırken söylediğiniz cümle, ilgimi çekti. Çok tatlı söylüyordunuz, bir kez de canlı söyler misiniz” dedi. Adının Hang Şi olduğunu öğrendikten sonra, “ Selamün Aleyküm Hang Şi” dediğimde bir kahkaha ve alkış tufanı koptu…. Bu anektod yerellik ve evrensellik üzerine tekrar düşünmeme yol açtı. Çevirmen arkadaş, anlaşılmama kaygısıyla selamı “Hello” diye çevirimişti ama elin Çinlisi yerel ve kültürel olanı cımbızlayıp almıştı.
Bir başka seyirci “filmi çekerken çok eğlendiğiniz ve bir aile gibi olduğunuz hissediliyor. Gerçekten öyle mi?” diye sorduğunda biz donduk kaldık. Çünkü “ Filmi çekerken çok eğlendik adeta bir aile gibiydik” klişesini Türk geyik cinsi sanıyorduk. Ya bu geyik cinsinin ana vatanı çin veya gerçekten böyle bir gerçeklik var: Evet filmi çekerken bir aile gibiydik ama hayır pek eğlenmedik. O cennet gibi mekan ve güzelim deniz burnumuzun dibindeyken çalışmak zorunda olmak, suyu gösterip yere döken Erol Taş işkencesi gibiydi arkadaşlar…
Son olarak Şunu belirtmek istiyorum. Şangay gerçekten önemli bir festival ve daha ilk sinema filmimizle oraya davet edilmekten gurur
duyduk. Yalanım varsa asla ömrümde Cannes yüzü görmeyeyim, Oscara yan bakayım…
- -


Mandıra Filozofu”, Asya'nın en büyük film festivali olan Uluslararası Shanghai Film Festivali'ne seçildi

Film, 14-22 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek festivalin ‘Panorama' bölümünde yer alacak.


Foto: Shanghai Film Festivaline Davet Mektubu




Shanghai Film Festivali Resmi sitesinde Mandıra Filozofu Sayfası


-
-

'Mandıra Filozofu' izlenir



Çökertme Köyü'nde yaşayan, modern hayata restini çeken 'Mustafaali' (45), her tür yaşamsal ihtiyacını doğadan karşılıyor. Deniz kıyısında, muhteşem güzellikte bir arazideki kulübede; tavukları, ağaçları, inekleriyle mutlu, huzurlu bir hayat sürüyor. 'Mustafaali' iki üniversite bitirmiş ama parayla işi yok!
Bir gün İstanbul'da yaşayan zengin işadamı 'Cavit Bey', 'Mustafaali'nin yaşadığı araziye butik otel yapmak istiyor. Ama 'Mustafaali' arsanın satılmasına karşı, aslında 'Mustafaali' modern hayatın her şeyine karşı…
'Mandıra Filozofu' filminin öyküsünü okudunuz. Müfit Can Saçıntı'nın yönetip Rasim Öztekin ve Ayda Aksel ile başrolünü paylaştığı 'Mandıra Filozofu'nu mutlaka izleyin.
'Mandıra Filozofu' öyle 'Düğün Dernek', 'Recep İvedik' filmleri gibi bol bol güleceğiniz bir komedi filmi değil. Elbette film birçok sahnede güldürüyor ama asıl önemli olan verdiği mesajlar.
'Mandıra Filozofu' aslında Diyojen ile İskender'in hikayesinin modern versiyonu. Filmde basit bir dille, müthiş bir materyalist dünya eleştirisi yapılmış. Yunus Emre'den Dostoyevski'ye birçok yazar ve düşünüre ait ilham verici sözlerle süslü filmin mesajı net: Hayat sadece kariyer, iktidar ve para değil. Hayat gelip geçiyor! Önemli olan hayatı huzurlu, tadını çıkararak yaşamak.
21.04.2014
-

-
Büyütmek için tıklayınız










-


CÜMLELER ‘LAZIM’ DiYE BiTiYORSA...

10.04.2014

Son zamanlarda hep aynı şeyi düşünüyorum. Neden b
enim bir köyüm, köylüm yok... Geçen yıl Artvin’e gitmiştim, bu duygu tam olarak orada yerleşti içime. Borçka yolu üzerinde kahvaltı ettiğim ‘Yöresel Lokanta’nın sahibi olan hanım, öyle şaşırmıştı ki oralarda bir ev sahibi olma isteğime, “Kızım tek başına ne işin var? Evdi, barktı uğraşacaksın! İstediğin zaman kalk gel, kalırsın bizde” demişti.
Bu davet “Canım ne zaman istersen kalk gel, ev senin” klişesinden öyle uzak bir samimiyet barındıyordu ki içinde...

PARAYA KARŞI FİLOZOF
Bugün gitsem, kapısını çalsam belki beni hatırlamayacak ama yine de evinde mutlulukla konuk edecek, biliyorum.
Vizyonda bir fim var, izlediniz mi?
'Mandıra Filozofu'.
Ferrari’sini Satan Bilge’nin biz hali. Çok varlıklı ama kendine hayrı olmayan bir işadamı ile insanı insanlıktan çıkaran her şeye olduğu gibi, paraya da karşı filozof bir köylünün ahbaplığını anlatıyor. “Varlıklı olmayı var olmak sanıyordum” cümleleriyle başlayan film, tam bir hayat dersi.

DERS ALMAYI BİLENE!
Pek tabii bu ders, şehirde yaşayan ve doğal hayatı olduğu kadar insanın doğallığını da unutanlar için...
Yumurtanın fabrikasını satın alacak kadar çok parası olup, kolesterolü, ıvırı kıvırı yüzünden iki yumurtayı kırıp yiyemeyenler için...
Tüm gençliğini ve orta yaşını, emeklilik günlerini düşünerek heba edenler için...
Günlerini trafikte boğularak, onunla bununla kavga ederek, hep bir yere yetişmeye çalışarak, stresin, cep telefonunun, işin gücün esiri olarak harcayanlar için...
Sosyal medya başta olmak üzere hayatını hep başkalarına kendisini beğendirmek üzere kuranlar için...
Ünlü yazarların, şairlerin, düşünürlerin bilge sözleri öyle güzel yer bulmuş ki filmde; bu film kendi hayatını yaşamayı unutanlar için...

BENİM GİBİLER İÇİN...
Bu film, o meşhur türküdeki gibi, ‘Hadi gelin köyümüze geri dönelim’ diyemeyecek ve hiçbir zaman kendini hiçbir yere ait hissedemeyecekler için...
Bu film benim gibi, almam lazım, görmem lazım, gitmem lazım, aramam lazım, halletmem lazım, yetişmem lazım, uyumam lazım, uyanmam lazım vs., tüm cümlelerini ‘lazım’ ile bitiren ama aklı hâlâ Artvin’in o köy lokantasındaki, insanı insanlığından çıkarmayan hayata özenen tüm zavallılar için...
-

Bu filozofa kulak verin

Hiç abartmadan söylüyorum; Mandıra Filozofu bu sezon
izlediğim en iyi filmdi.
Birol Güven, Türk halkını ne kadar iyi tanıdığını zaten efsane olan dizileriyle ispatlamıştı.
Şimdi aynı tecrübesini ve yeteneğini bu kez bir sinema filmiyle ispatlamış.
Film, varlık içinde yokluk çeken büyük şehir insanlarının aslında gizli birer Survivor yarışmacısı olduklarının altını çiziyor.
Cavit Bey, kalantor bir holding patronu.
Hayatı, toplantılar arasında oraya buraya yetişmekle geçiyor. Hasan Ali ise Bodrum'un Çökertme Köyü'ne yerleşmiş. İşi gücü yok.
Tabii derdi tasası da...
Cavit Bey yüksek tansiyon hastası olduğu için onca varlığın ortasında sadece haşlanmış brokoli yiyebiliyor. Hasan Ali ise tavuklarının altından topladığı günlük yumurtaları, ineğinden sağdığı sütle yaptığı kaymağı, bahçesinde yetiştirdiği salatalık ve domatesi... Bir gün Cavit Bey, Hasan Ali'nin arsasına talip olunca, yolları kesişiyor.
Ondan sonrası ise tam bir aforizmalar şenliği... Filmi izlerken ses kaydı yapmadığım, kağıt kalemle not almadığım için nasıl pişman oldum anlatamam. Çünkü neredeyse her dakikaya hayat dersi veren bir felsefi cümle sığıyordu ama Birol Güven ve arkadaşları bunu yaparken didaktik bir dil kullanmamış.
Aksine bütün o dersleri deri altına ince ince zerk eder gibi şahane bir komedi sosuna bulayıvermiş.
Yönetmen/oyuncu Müfit Can Saçıntı, 'Hasan Ali' karakterinde hiç zorlanmıyor.
Çünkü zaten hayat felsefesi onun gibi... Ama bir Ayda Aksel performansı vardı ki, bayıldım. 'Botokslu konuşmak' diye adlandırabileceğim bir vücut dili geliştirmiş ki, aman aman... Ahu Sungur ise 'Aptal sarışın' rollerine ipotek koyacak gibi. Ve Rasim Öztekin...
Bu saatten sonra onun için ne yazsam boş... Adam oyunculukta Nirvana'ya ulaşalı epey oluyor çünkü...
Hah, filmden bir diyalog hatırladım sonunda.
Hasan Ali diyor ki: "Büyük şehirde insanların çimlere basması yasak.
Basana cezayı basıyorlar ama diğer taraftan Drogba'ya çimlere basması için milyonlar ödüyorlar..."
Umudum, filmi izledikten sonra herkesin büyük kenti terk edip kendini kırlara bayırlara atacak olması. Bence Birol'un filmi, İstanbul'un nüfusunu azaltıp trafik sorununu çözebilecek en önemli proje...
(09.04.2014 SABAH)

http://www.sabah.com.tr/Gunaydin/Yazarlar/aytug/2014/04/09/bu-filozofa-kulak-verin


- - -