Select Menu

Travel

Performance

Cute

My Place

foto

Racing

Videos


'Mandıra Filozofu' izlenir



Çökertme Köyü'nde yaşayan, modern hayata restini çeken 'Mustafaali' (45), her tür yaşamsal ihtiyacını doğadan karşılıyor. Deniz kıyısında, muhteşem güzellikte bir arazideki kulübede; tavukları, ağaçları, inekleriyle mutlu, huzurlu bir hayat sürüyor. 'Mustafaali' iki üniversite bitirmiş ama parayla işi yok!
Bir gün İstanbul'da yaşayan zengin işadamı 'Cavit Bey', 'Mustafaali'nin yaşadığı araziye butik otel yapmak istiyor. Ama 'Mustafaali' arsanın satılmasına karşı, aslında 'Mustafaali' modern hayatın her şeyine karşı…
'Mandıra Filozofu' filminin öyküsünü okudunuz. Müfit Can Saçıntı'nın yönetip Rasim Öztekin ve Ayda Aksel ile başrolünü paylaştığı 'Mandıra Filozofu'nu mutlaka izleyin.
'Mandıra Filozofu' öyle 'Düğün Dernek', 'Recep İvedik' filmleri gibi bol bol güleceğiniz bir komedi filmi değil. Elbette film birçok sahnede güldürüyor ama asıl önemli olan verdiği mesajlar.
'Mandıra Filozofu' aslında Diyojen ile İskender'in hikayesinin modern versiyonu. Filmde basit bir dille, müthiş bir materyalist dünya eleştirisi yapılmış. Yunus Emre'den Dostoyevski'ye birçok yazar ve düşünüre ait ilham verici sözlerle süslü filmin mesajı net: Hayat sadece kariyer, iktidar ve para değil. Hayat gelip geçiyor! Önemli olan hayatı huzurlu, tadını çıkararak yaşamak.
21.04.2014
-

-
Büyütmek için tıklayınız










-


CÜMLELER ‘LAZIM’ DiYE BiTiYORSA...

10.04.2014

Son zamanlarda hep aynı şeyi düşünüyorum. Neden b
enim bir köyüm, köylüm yok... Geçen yıl Artvin’e gitmiştim, bu duygu tam olarak orada yerleşti içime. Borçka yolu üzerinde kahvaltı ettiğim ‘Yöresel Lokanta’nın sahibi olan hanım, öyle şaşırmıştı ki oralarda bir ev sahibi olma isteğime, “Kızım tek başına ne işin var? Evdi, barktı uğraşacaksın! İstediğin zaman kalk gel, kalırsın bizde” demişti.
Bu davet “Canım ne zaman istersen kalk gel, ev senin” klişesinden öyle uzak bir samimiyet barındıyordu ki içinde...

PARAYA KARŞI FİLOZOF
Bugün gitsem, kapısını çalsam belki beni hatırlamayacak ama yine de evinde mutlulukla konuk edecek, biliyorum.
Vizyonda bir fim var, izlediniz mi?
'Mandıra Filozofu'.
Ferrari’sini Satan Bilge’nin biz hali. Çok varlıklı ama kendine hayrı olmayan bir işadamı ile insanı insanlıktan çıkaran her şeye olduğu gibi, paraya da karşı filozof bir köylünün ahbaplığını anlatıyor. “Varlıklı olmayı var olmak sanıyordum” cümleleriyle başlayan film, tam bir hayat dersi.

DERS ALMAYI BİLENE!
Pek tabii bu ders, şehirde yaşayan ve doğal hayatı olduğu kadar insanın doğallığını da unutanlar için...
Yumurtanın fabrikasını satın alacak kadar çok parası olup, kolesterolü, ıvırı kıvırı yüzünden iki yumurtayı kırıp yiyemeyenler için...
Tüm gençliğini ve orta yaşını, emeklilik günlerini düşünerek heba edenler için...
Günlerini trafikte boğularak, onunla bununla kavga ederek, hep bir yere yetişmeye çalışarak, stresin, cep telefonunun, işin gücün esiri olarak harcayanlar için...
Sosyal medya başta olmak üzere hayatını hep başkalarına kendisini beğendirmek üzere kuranlar için...
Ünlü yazarların, şairlerin, düşünürlerin bilge sözleri öyle güzel yer bulmuş ki filmde; bu film kendi hayatını yaşamayı unutanlar için...

BENİM GİBİLER İÇİN...
Bu film, o meşhur türküdeki gibi, ‘Hadi gelin köyümüze geri dönelim’ diyemeyecek ve hiçbir zaman kendini hiçbir yere ait hissedemeyecekler için...
Bu film benim gibi, almam lazım, görmem lazım, gitmem lazım, aramam lazım, halletmem lazım, yetişmem lazım, uyumam lazım, uyanmam lazım vs., tüm cümlelerini ‘lazım’ ile bitiren ama aklı hâlâ Artvin’in o köy lokantasındaki, insanı insanlığından çıkarmayan hayata özenen tüm zavallılar için...
-

Bu filozofa kulak verin

Hiç abartmadan söylüyorum; Mandıra Filozofu bu sezon
izlediğim en iyi filmdi.
Birol Güven, Türk halkını ne kadar iyi tanıdığını zaten efsane olan dizileriyle ispatlamıştı.
Şimdi aynı tecrübesini ve yeteneğini bu kez bir sinema filmiyle ispatlamış.
Film, varlık içinde yokluk çeken büyük şehir insanlarının aslında gizli birer Survivor yarışmacısı olduklarının altını çiziyor.
Cavit Bey, kalantor bir holding patronu.
Hayatı, toplantılar arasında oraya buraya yetişmekle geçiyor. Hasan Ali ise Bodrum'un Çökertme Köyü'ne yerleşmiş. İşi gücü yok.
Tabii derdi tasası da...
Cavit Bey yüksek tansiyon hastası olduğu için onca varlığın ortasında sadece haşlanmış brokoli yiyebiliyor. Hasan Ali ise tavuklarının altından topladığı günlük yumurtaları, ineğinden sağdığı sütle yaptığı kaymağı, bahçesinde yetiştirdiği salatalık ve domatesi... Bir gün Cavit Bey, Hasan Ali'nin arsasına talip olunca, yolları kesişiyor.
Ondan sonrası ise tam bir aforizmalar şenliği... Filmi izlerken ses kaydı yapmadığım, kağıt kalemle not almadığım için nasıl pişman oldum anlatamam. Çünkü neredeyse her dakikaya hayat dersi veren bir felsefi cümle sığıyordu ama Birol Güven ve arkadaşları bunu yaparken didaktik bir dil kullanmamış.
Aksine bütün o dersleri deri altına ince ince zerk eder gibi şahane bir komedi sosuna bulayıvermiş.
Yönetmen/oyuncu Müfit Can Saçıntı, 'Hasan Ali' karakterinde hiç zorlanmıyor.
Çünkü zaten hayat felsefesi onun gibi... Ama bir Ayda Aksel performansı vardı ki, bayıldım. 'Botokslu konuşmak' diye adlandırabileceğim bir vücut dili geliştirmiş ki, aman aman... Ahu Sungur ise 'Aptal sarışın' rollerine ipotek koyacak gibi. Ve Rasim Öztekin...
Bu saatten sonra onun için ne yazsam boş... Adam oyunculukta Nirvana'ya ulaşalı epey oluyor çünkü...
Hah, filmden bir diyalog hatırladım sonunda.
Hasan Ali diyor ki: "Büyük şehirde insanların çimlere basması yasak.
Basana cezayı basıyorlar ama diğer taraftan Drogba'ya çimlere basması için milyonlar ödüyorlar..."
Umudum, filmi izledikten sonra herkesin büyük kenti terk edip kendini kırlara bayırlara atacak olması. Bence Birol'un filmi, İstanbul'un nüfusunu azaltıp trafik sorununu çözebilecek en önemli proje...
(09.04.2014 SABAH)

http://www.sabah.com.tr/Gunaydin/Yazarlar/aytug/2014/04/09/bu-filozofa-kulak-verin


- - -
TATLI DİL YILANI DELİĞİNDEN ÇIKARIR
 Doğa-kültür ilişkisini ele alırken
Anadolu’daki yaşayışlara da bakan komediler, son dönemde furyaya dönüştü. “Mandıra Filozofu”, bu dala tutunurken eksiklerine karşın ‘amatör’ durmadan usturuplu karakterlerle ve aceleye getirilmemiş diyaloglarla bir mesele ışığında yol alıyor. Birol Güven’in TV’de durumlardan ve zeki tespitlerden beslenen mizah anlayışı ise perdede de çoğu zaman güldürmeyi beceriyor.
Sinemada ilkellik-medeniyet çatışmasının temeli belki de Jean Renoir’ın “Boudu Saved from Drowning” (“Boudu Sauvé des Eaux”, 1932) filmine kadar uzanır. Orada henüz 20. yüzyılın başında Seine Nehri’ne atlayan bir serseri ile onu kurtaran entelektüel kitapçı ve eşi arasındaki ilişki dikkat çekiciydi. Bu formül zamanla komediye de transfer oldu. Belki “Hanzo” (1975) bu duruma bir örnek.
BİROL GÜVEN İMZALI BİR ‘TÜRK İŞİ’ KOMEDİ
 Ama Müfit Can Saçıntı, burada farklı bir şeyin peşine düşüyor. Kendi canlandırdığı Mustafa Ali adlı ilkel karakteri, eğitimli ve modern dünyaya, kapitalizme, sanayileşmeye karşı çıkan bir tipleme olarak çiziyor. Üniversiteden mezun olduktan sonra Çökertme’ye yerleşen doğayla haşır neşir zamane filozofu tanımıyla harmanlıyor. Birol Güven’in dizi ekranından bildiğimiz zeki durumlardan güldürme becerisi buraya da yansıyor. Komedilerde görmediğimiz derin karakterler ve akıllı diyaloglar “Mandıra Filozofu”nda (2014) var.
 Seyirciyi ise aslında Fyodor Dostoyevski’den Bertrand Russell’a uzanan göndermeleriyle ‘tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır’ misali inşa edilen bu tipleme sarıyor. Çayırda yapılan felsefe, ‘anti-kapitalizm’ tanımı olarak öne çıkıyor.

KURGU, ÖZTEKİN’İN RUH HALİNİ İYİ YANSITIYOR
 Kalender Hasan’ın kurguculuktaki becerisi ise Rasim Öztekin’in içinden kapitalizm fışkıran zengin işadamı karakterini iyi anlatıyor. Hip-hop kurgunun biraz olmamış haliyle sarılan açılış sekansı bir yana filmin tamamı onun yalnızlaşmasını ele almak için var. Tam bir kapitalizm kölesi olan bu tiplemeyi uyum kesmesinden görüntü bindirmelerine uzanan bir çeşitlilikle izliyoruz.
 Ondan bağımsız anlarda ise görüntü yönetmeninin kısmi acemiliği filme damga vuruyor. Ama çok keskin olmayan geçişler ve öne çıkmayan renk paleti dikkat çekiyor. Öztekin’e odaklanınca devreye giren çok yakın planların çekici durması ayrı bir görsel kaynak.
 UYGULADIĞI FORMÜLDE YERLİ SİNEMA İÇİN DEĞERLİ BİR İŞ
 “Mandıra Filozofu”, durum komedisi odağından ilerlerken Ayda Aksel ile Rasim Öztekin’in sosyetik metropol insanı tiplerindeki ‘yapaylık’ı yansıtma becerisine çok şey borçlu. Özellikle tekneden ‘Mandıra Filozofu’nun yaşamını gözlemleme hali, teşhirciliği ilginç çevreci mesajlarla dolduruyor. Ama iş yeri, ev, tekne ve sahil dışındaki bölümler biraz fazla aceleye getirilmiş. Öztekin’in ani arabaya binme kararı, sanki filmin ekibine de sürpriz olmuş gibi. Zira o noktada canlanan zoraki ara sekans gözlerden kaçmıyor.
 Bazı yan karakterler inandırıcı durmazken güldürmeyi beceriyorlar. Meseleyi bağlama noktasında ise bir inandırıcılık sıkıntısı çekiyor “Mandıra Filozofu”. Doğa yaşamını kutsarken atılan adımlarda sorun var. Ama bir şekilde “Entelköy Efeköy’e Karşı” (2011), “Umut Üzümleri” (2013) gibi doğa-kültür ilişkisinden beslenen ‘tuhaf’ popüler komedilerin bir hayli üzerinde bir film canlanıyor. Bunda aslan payı Güven’in

- - -

Bir nevi ‘Hoca Marx’ettin…



Bir tarafta piyasa ekonomisinin sadık bir neferi, her şeyi para ile satın alabileceğini düşünen bir işadamı Cavit, diğer tarafta iki üniversite bitirmiş ve doğanın insana sunduğu nimetlerle yetinen ve her konuda gerektiği kadar çaba sarf eden Mehmet Ali. ‘Mandıra Filozofu’nda ‘Kapitalist’ ve ‘Anti-kapitalist’ bir öyküde buluşmuşlar, bir anlamda fikir yarışına

giriyorlar. 
Komedi formatında çekilen yapım dünyanın gidişatı üzerine kafa patlatan herkesin gönlünü çalacak türden bir çalışma olmuş. Espriler, bakış açısı ve oyunculuklar gayet iyi. Filmin günümüz gerçeklerine karşı naif bir yaklaşımı olsa da idealde doğru yerde duruyor.

UĞUR VARDAN

Hürriyet 05.042014
- -



- - -



- - -


Hrant Dink katledilmeden, bir kaç sene önceydi. Kanalları zaplarken, Fransız Tv5 kanalında İstanbul görüntülerini görünce durdum.

Bir iki cami görüntüsü, Eminönü’nde yem yiyen güvercinler, sirkecideki balık ekmekçiler filan...

Doçent, prof, tırıvırı havalı ünvanları olan bir kaç “Türk”le röportaj yapmışlar. Adamların ismi,cismi Türk ama hiç bişey anlamıyorum, çünkü fransızca konuşuyolar.

Derken Hrant çıktı... Her dediğini anlıyordum. Fransızca  konuşmuyordu.  inadına Ermenice konuşabilirdi ama konuşmuyordu.
Bildiğin Türkçe konuşuyordu.
Fransızların sorusunu anlamadım ama Hırant’ın yanıtını gayet güzel anladım.

Diyordu ki, vakur, tereddütsüz ve telaşsız bir sesle: 1915 yılındaki olayların sorumlusu emperyalizmdir. Fransız emperyalizmidir, İngiliz Emperyalizmidir... Bugün de emperyalistler, Amerikalı emperyalistler, Fransız emperyalistler aradan çekilirlerse, biz Türk kardeşlerimle her sorunu kolayca çözeriz...

Tekrar ediyorum, tüm bunları Fransız kanalında söylüyordu.
Bağırmadan, çağırmadan, kabalık etmeden, yaranma duygusuna tenezzül etmenin zerresini barındırmadan...

Hiç kimse kusura bakmasın, “Diklenmeden dik durmak “ lafı ben fakire aittir. 2002de,2005te tv programlarımı izleyenler hafızalarını zorlarlarsa hatırlarlar.

İşte bu lafın müellefi olarak diyorum ki: Diklenmeden dik durmak, Hrant’ın duruşu gibi olur.

Ve böyle vakur, böyle dik duran bir adamı, 2 kurşunla yıkmak imkansızdır.

Bu yüzden Hrant’a saldıranların zavallı kabadayılıkları, davaları, komploları, tezgahları, acınası sahte gururları, yalanları, yalanları, yalanları, her yıl onbinlerce kişinin ayakları altında ezilirken...

Altı delik ayakkabısıyla kaldırımda uzanan Hrant Dink, dimdik ayaktadır...
-